edebiyat, sinema ve müzik hakkında merak ettikleriniz!
ANASAYFA | ÜYE KAYIT | ÜYE GİRİŞİ
ANASAYFA | HABER

Merhaba Ben Alp, Aranıza Hoşgeldim!
--------------------
Kemal Alp Kabataş | New York {Date}

Dünya'ya gözlerimi açtığım dakikalardan bir poz. Sizler için özel albümümden
Merhaba Dünya, Ben Alp... 11 Mayıs 2005 tarihinde, saat 12.58’de New York’un Lenox Hill hastenesinde Dr. Tamer Seçkin’in yardımıyla dünyaya geldim.

İlk kayıtlarıma bakılırsa ağırlığım 3.4 kg, boyum ise 53cm. Doğar doğmaz her tarafımı sarıp sarmalayıp devamlı ağlayan başka çocukların da olduğu bir bölüme koydular... ben de onlara katıldım ve çok sesli koro halinde ağladık, çok keyifliydi :))

Size biraz kendi hikayemden bahsetmek istiyorum (üç günlük çocuğun ne hikayesi olur demeyin lütfen!). Ben, 2004 yılının Ağustos ayında dünya ile tanışmak üzere yola çıktım. Babam ve annem, doktor Birgül hanımın üzerime tuttuğu ses dalgalarından beni tanımaya çalıştırken içim kıpır kıpırdı (babam biraz kızgın görünüyordu, galiba Birgül Hn. biraz geç kalmış randevusuna!).

İSTANBUL’DAN NEW YORK’A GELİŞ
2004 Ağustos’unun sonlarına doğru, Türkiye ve İstanbul ile tanışmak üzere dokuz aylık maratonuma hazırlarken bir yandan da evimizin bulunduğu İstanbul’un Bebek semtindeki deniz ve koru havasının keyfini çıkarıyordum ki, babam Türkiye’deki işinden ayrılmaya karar verdiğini ve hep beraber New York’a gideceğimizi söyledi.

Bu önemli karar alınırken malesef bana soran olmadı "sen gitmek istiyormusun" diye, oysa ben Bebek’ten çok memnundum. Babam, patronu Ferit Bey’in vermiş olduğu sözlerin değerinin Saddam döneminden kalma Irak dinarı kadar olduğunu anlayınca New York’taki eski işine dönmeye karar vermiş... iyi de onca yol, üstelik ben korkarım uçak yolculuğundan ama nasıl anlatacaksın, “şu fasülye kadar şekil varya, işte bebek o” diye tanımlandığım sürece şansım yoktu zaten :))

Babam Ekim ayının başında yağmurlu fırtınalı bir günde ayrıldı İstanbul’dan. Sanki Nuh’un tufanı kopmuş, Bebek yokuşundan aşağıya nehir akıyor, dedemin şöforü İsmail Bey arabayı zor bela çıkardı yokuştan ve babam uçağına ucu ucuna yetişti, az daha gidemiyordu anlayacağınız...

Babamın ardından annem ve ben de Kasım’ın ilk haftası (babamın yaşgününden hemen önce) New York’a uçtuk. Annem’den New York hakkında çok hikaye dinlemiştim ama dünyanın merkezi bu şehri bir türlü kafamda canlandıramıyordum. 2003 yazında New York’tan Türkiye’ye dönmeden önce babam beş, annem ise üç yıl New York’ta yaşamış. Bu gelişle 16 ay sonra geri dönmüş oldular (Annem ve babamın Haziran 2003 – Ekim 2004 arası onaltı aylık “alacakaranlık” Türkiye macerası başlı başına bir kitap olur, belki bir gün onları da yazarım!)

NOEL’DE NEW YORK IŞIL IŞIL
New York macerası eğlenceli başladı, Ekim ayının sonunda cadılar bayramı, hemen ardından şükran günü ve Noel ile şehir rengarenk ışıklar ve insanlarla doldu. Ben zamanımın önemli bir bölümü annemle geçiyordum, malesef babamın çok uzun saatler çalışmasını gerektiriyordu.

Babam tam noel zamanı yaklaşık bir hafta çalışmadı. NBC televizyonunun da olduğu Rockefeller Center’ın önündeki dev noel ağacını görmeye gittik, annem ve babam beni bol bol sinemaya götürdüler. 2004’un son gününü ise Balthazar’da yemek yiyerek geçirdim. İtiraf ediyorum, o bir hafta boyunca, “doğduktan sonra sinemacı mı olsam, şef mi olsam diye düşündüm” :))

2005 bizim için hızlı başladı... Benim istemeden yarattığım bazı hormonlar malesef annemin geceleri kaşıntı hissetmesine neden oluyordu. Doktorumuz başka bir problem olmadığından emin olmak için detaylı kan testleri yaptırdı, ayrıca Lenox Hill’in sorunlu hamilelikler uzmanı Dr. Oreily-Green annemin haftada bir kontrol için hastaneye gelmesini istedi... Oysa benim keyfim yerindeydi. Gündüzleri annemin karnında bir sağa bir sola kayıyor (babam bu nedenle bana “surfer dude” adını taktı!), geceleri ise annemle beraber Donald Trump’ın “Apprentice”isini veya CBS’de yayınlanan “CSI” dizilerini seyrediyordum.

BABAMIN TÜRKİYE ZİYARETİ
Ocak, Nisan arası annem ve ben hafta da bir doktor kontrolüne giderken, babam da gece yarılarına kadar çalışmaya devam etti... Babam eve geç geldiği kış gecelerinde onu duyabildiğimden habersiz bir babanın doğmamış oğluna söyleyebileceği konulardan bahsederdi bana... :))

Nisan ayının başında babamın önemli bir iş görüşmesi için Türkiye’ye gitmesi gerekti. Babamın yokluğunda, Cengiz Amca’nın kızıyla ilgilenen "Aggie" adında bir Macar abla bizimle kaldı. İtiraf etmeliyim ki evimize misafir gelince ben de biraz şımardım, bütün gün annemin karnında bir sağa bir sola sörf yaptım durdum...

Babam Nisan ortasında Türkiye’den döndüğünde haberler iyiydi. Beraber seyahet ettiği Amerika’lıların, adını tam hatırlayamadığım ama bir yerden bir yere gittiği söylenen bir şirkete muhtemelen ortak olacaklarını ve bu durumda bizim de İstanbul’a geri dönebileceğimizi anlattı anneme. (Daha yeni alışmıştık bu gökdelen şehrine, gitmek de nerden çıktı şimdi!)

Babamın Türkiye seyahatini takip eden bir değişiklik ise, daha önce duymadığım İlhan İrem, Füsun Önal, Ersen, Berkant ve Ajda Pekkan gibi şarkıcıların evimizde duyulmaya başlanması oldu. Babamın gelirken getirdiği plaklar beni Türk müziğinin en güzel çağı olan 1970’lerle tanıştırdı. Galiba ben de babam gibi plak koleksiyoncusu olacağım :))

DOĞUM GÜNÜ VE İSİM TARTIŞMASI
Mayıs ayı geldiğinde artık muhtelif doğum günlerim ve muhtelif isimler tartışılmaya başlanmıştı. Doğum günümün tespiti doktorumuz Tamer Seçkin’in programına bağlıydı ve kolay karar verildi, 11 Mayıs 2005. İsim konusu ise biraz daha karışık oldu...

Babam Türkiye’den gelirken Türkçe çocuk isimleri kitabı getirmişti ama malesef içinde hepimizin sevdiği fazla isim yoktu. Annem bir ara "Kerem" ve "Kerim" isimlerini ortaya attıysa da, Murat dayım “yeğnimin adını Kerim koyarsanız, pek mutlu bir çocukluğu olmayacağını garanti edebilirim” diyerek itiraz etti, tam olarak ne demek istediğini anlamadım ama olayın "Kral TV" ve "Yıldo" ile bir alkası varmış galiba.

"Kerim" ve "Kerem" dalgasından sonra ortaya "Kaan" adı atıldı ama açıkçası o da benim hoşuma gitmedi (sanki bana soran varmış gibi!) Kaan’ın son dönemde fazla yaygın olması ve benim karizmamın böylesine yaygın bir isimle bozulacağını düşünmem itirazlarımı artırmama neden oldu, her duyduğumda bol tekme :))

Ben adımın son derece basit olmasını, hem Türkçe, hem de İngilizce kolay söylenebilmesini istiyordum, sonunda annem mucizevi kelimeyi söyledi “Alp”…

Doğuma yakın babam dedemin adını da eklemek istedi ve ben Kemal Alp olarak aranıza katılmak üzere 11 Mayıs sabahını beklemeye başladım... Yazımın başındaki ilk cümleler bekleme sürecimin sonunda olanları anlatıyor...

ÖĞRETEN ADAM VE OĞLU
İstanbul Postası’nın en küşük muhabiri olarak bundan sonra “Çocuktan Al Haberi, Alp’in Dünyası” adıyla bir köşe yazacağım. Bazen annemden ve babamdan duyduğum nasihatları, bazen de kendi gözlemlerimi anlatacağım. Leman’ın sevimli karakterleri “Öğreten Adam ve Oğlu”na rakip olarak babamla beraber koalisyon oluşturmayı planlıyoruz... Bizi izlemeye devam edin...

Editör'ün Notu:
DİĞER YAZILARI
İLGİLİ YAZILAR


Copyright © Istanbul Postasi 2002 - 2005. Tüm Hakları Saklıdır, Hiçbir Ortamda Yayınlanamaz