edebiyat, sinema ve müzik hakkında merak ettikleriniz!
ANASAYFA | ÜYE KAYIT | ÜYE GİRİŞİ
ANASAYFA | EDEBİYAT

Can Yücel: Öfke ile Sevgi Arasında Yaşıyorum
--------------------
Edebiyat Editörü | İstanbul {Date}

Can Yücel'in hayatının son günlerini geçirdiği Datça, aynı zamanda son kitabına da adını verdi
İstanbul’da kaç adet “Çınaraltı” adında kahve var acaba? Kime Çınaraltı’na gittim desem herkes başka bir yer düşünüyor. Benim düşündüğüm Çınaraltı ise Türk şiirinin “eksik anlaşılmış aksi şairi” Can Yücel’in gittiği Kuzguncuk Çınaraltı kahvesi.

Kuzguncuk denilince Perran Kutman’ın “Perihan Abla” dizisini hatırlanır... Oysa İstanbul’un kısmende olsa kimliğini koruyabilmiş bu küçük semti boğazın en güzel noktalarından birisidir. Birinci köprüden çıkıp sahil yolundan Üsküdar’a giderken Fethi Paşa Korusu’na gelmeden karşınıza çıkan ilk yerleşim alanı Kuzguncuk’tur.

Benim bildiğim bir ana girişi var, işte bu giriş yolunun karşısında, deniz tarafında yola bakan küçük bir kahve Çınaraltı. Kışları katelitik soba ile ısınan, yazları deniz kenarına uzanan bahçesine masa sandalyelerin atıldığı mütevazi bir yer. Kahvenin bulunduğu binanın deniz tarafı başka bir müdavim mekanı “İsmet Baba” balıkçısı.

KUZGUNCUK MERAKI ÜSKÜDAR’A TAŞINMAKLA BAŞLADI
Benim Kuzguncuk’ta haftasonları kahvaltı yapma merakım Üsküdar Sultantepe’de deniz manzarasına vurulduğum Yenidünya Sokak’taki eve taşınmamla başladı. Doksanların ortasında Üsküdar İstanbul’un unutulmuş bir semtiydi, belki de bogaz’ın en güzel manzarasına sahip evlerini bugün komik görünen fiyatlara kiralanır veya satılırdı.

Bir meraklı arkadaşımın tavsiyesiyle gittim Kuzguncuk’taki Çınaraltı Kahvesine ve ilk gidişte müptelası oldum. Sahanda yumurtası, menemeni, karışık tostu henüz ticarileşmemiş, her tarafından karakter akıyordu, özellikle pazar sabahları keyifle kahvaltı edilip gazete okunurdu.

Gittigimiz günlerden birinde duvarda karakalem bir resim dikkatimi çekti. Detaylı bakınca resmin Can Yücel olduğunu farkettim. Ben o tarihlerde Can Yücel’in Kuzguncuk’ta yaşadığını bilmiyordum. Garsondan öğrendiğime göre, Çınaraltı, Can Yücel’in favori mekanlarındanmış, kalabalık sevmediği için sabahları erken gelirmiş.

Bir iki hafta erken gitmeyi denedikten sonra Can Yücel ile karşılaşmayı sonunda başardık. Sabah erken saat olmasına rağmen viski içiyordu, gözlerinde kızgın olduğu kadar yorgun bir ifade vardı. Çok sevmemize rağmen yanına gidip konuşmaya cesaret edemedik.

Can Yücel, şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu olarak 1926'da İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Tek parti yıllarında dönemin önemli ailelerinden birine mensup olarak büyümüş ancak içinde bulundugu ortamı yadırgamış ve hatta utanmıştır.

Can Yücel’in hayat hikayesini onun kaleminden çıkmış bu satırlara internet de dolaşırken gördüm. İşte sizin için kendi kaleminden Can Yücel’in hayatı…

***

NASIL GOL ATACAĞIM HALA RÜYAMA GİRER
İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Yatılı yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula yatılı yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım. Benimsemedim. Herşeyi benimsemediğim gibi… Futbol vardı, futbol oynuyordum. İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hala rüyama girer… Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya!

Ankara’da Taşmektep. Ahır gibi… Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Hiç sevmedim… Ortaokul bitti, Atatürk Lisesi. Aynı numara orayı da sevmedim. Klasik şube harikaydı. Harika kadro, Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de orada. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz.

Orada komün kurduk, harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladığımızı Gazi’ciğimize verdik, onu dışarı yolladık. Ben babama hep posta koyuyorum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da niye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Arabasına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge’e postaladılar. Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi’nde Almanca öğrenmiştim. Alman edebiyatını biliyorum, İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz beni Cambridge’e. Çılgınlık işte! Züppelik işte!

CAMBRİDGE’DE BERTRAND RUSSEL DERSE GELİR
Cambridge’de Allah muhafaza kuş gibiyim. Ben de hayatta kuş gibiliğe razı değilimdir. Bütün katolik papaz çocukları benim Latince’nin on mislini biliyor. Ben de kafayı modern tarihe taktım. Bertrand Russel derse gelir… Ama hem kuş gibiliğe hem ukala İngiliz numaralarına yokum… Ayrıldım Linkfield’a gittim. Bülent, Rahşan orada. Ali Neyzi, Yavuz Bayraktar orada. Havuzlu, tenis kortlu, lüks evlerde oturuyorlar, ama yemek yiyecek paramız yok.

Londa’da resim tarihi öğrenmek için ‘Court of Institute of Art’a gidiyorum. Orada bizim ressamları buldum. Avni, Bedri Rahmi’ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman. Orada hem eğlendik hem öğrendik…Arada şişeye giriyoruz.

İlk şiirimi on yaşında yazdım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından şiir yazdım. Ben mümkün olduğu kadar aile içinde yaşadım. Bütün serseriliğime rağmen aile köklerimi kaybetmedim. Aile değil sade, arkadaşlarım için de böyledir.

ŞİİRE BABAMIN YARDIMI VE TEŞVİKİYLE BAŞLADIM
Şiire babamın yardımı çok oldu. Hep Şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur… Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana…İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit’le, Orhan’la … Bu arada insan şiiri kaybedebilir de. Ama temelde şiir güdüsü yatıyordu.

Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın. Elbette hümanizma beni etkilemiştir. Böyle yetiştim ben. Baba Mevlevihane’de doğmuş, yetişmişti. Babam her ne kadar Batıcı, Atatürkçü, Batılılaşma hareketinin bir yığını olarak yaşamışsa da Şark edebiyatı, mistizm, Divan Edebiyatı ve bizim temel gökkubbemiz musikisini de birleştirmişti. Ama ben o kadar şanslı değilim.

HAYATIMDA KARIM HARİÇ İKİ ŞEY SEVDİM
Hayatımda karım hariç iki şey sevdim: Şiir ve politika. Şiir nedir diye sorarlar. ‘Şiir göklerde uçan nazenin bir balon’ değil; o balon çoktan patladı. Benim için şiir akıl ve heyecan meselesidir. İnsan beyninin yalnız yüzde 10’u bilinir, gerisi meçhul kıta. Şiir, beynin işlemeyen yüzde 90’ını harekete geçirmektir.

Şiir bir terlemedir. Güneş güneş sözlerle… ve böyle böyle eriyip gider. Dünya gibi tıpkı; döndükçe terleye terleye… Benim gördüğüm, aşk, sevmekten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki aşk için, hiç bir boğa seni tutamasın, hiç bir toreoador sana kırmızı şal göstermesin… Evet aşk, kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir.

BABA EVLERİNİ SATTIM, KUZGUNCUK’TA EV ALDIM
Eskiden babaanneme anlatırdım. Bak şimdi şu yazıdan 50 lira kazanacağım, ötekinden şu kadar… diye. Kadıncağız kahkahalarla gülerdi. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para kazanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama aldığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum? Ankara ve Dragos’taki baba evlerini sattık, Kuzguncuk’ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikayetim yok.

Şiir benim için meslektir. Düne ve geleceğe bakışımla birlikte yürüyen özgür bir meslektir. Son zamanlarda kitaplarımdan gelen parayla yaşamımı sürdürüyorum. Bu benim için çok önemli birşey.

BEN GENÇKEN İLHAMIM İHTİYARDI
W.B. Yeats’in dediği gibi: Ben gençken ilhamım ihtiyardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç… Ben 7 yaşında 70 yaşında gibi hissettim kendimi. 70 yaşında da kendimi 7 yaşında gibi hissediyorum. Bundan dolayı iş karışık… Belli bir yaştan sonra insanda çocuklaşma demeyeyim de, dünyaya çocuk açısından, çocuk gibi bakma ihtiyacı doğuyor. Zaten bazı şeyler de ancak çocukça anlatııabilir geliyor bana.

Şiirden değil, çeviriden yattım. Che Guevura’nın ‘İnsan ve Sosyalizm’ ile Che, Mao ve bir Amaerikalı generalin yazdığı ‘Gerilla Harbi’ kitaplarını çevirmiştim. Amerikalı general kontrgerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikalı general yüzünden mahkum olduk.

Şairlerin hepsi hapishane kuşudur. Kendi kendilerine acımaktadırlardır ki, insanın en büyük kabahatı budur. Ondan dolayı çok güç çıkıyor şiir, daha doğrusu şair çıkmıyor da şiir çıkıyor ara sıra.

Benim şiirimde de siyasetimde de hakim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi bana yaşama gücü veriyor. Olup bitene ve olup bitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi…

ÖFKE İLE SEVGİ ARASINDA BİR ÇELİŞKİNİN İÇİNDE YAŞIYORUM
Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkişi. Küfrü ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey de halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre elbette bu küfür de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır. Türkiye’de kala kala küfretme özgürlüğü kalacak. O özgürlüğü de elden bırakmak istemiyorum.

Aslında bir kül tabağıdır dünya. İçine bir güneş bastırılmış. Amma da izmarit ha!

Kaynak: http://www.geocities.com/canyucels

Editör'ün Notu:
İLGİLİ YAZILAR


Copyright © Istanbul Postasi 2002 - 2005. Tüm Hakları Saklıdır, Hiçbir Ortamda Yayınlanamaz